25 Mart 2014 Salı

Muhammed


               İnsanoğlu ne tuhaftır! Peygamberi, vurgulaya vurgulaya İnsanlar tarağın dişleri gibidir; birbirlerini tamamlarlar; hepsi de birbirlerine lâzımdır; hepsi de birbirine eşittir.” Diye öğütlediği hâlde o yine de “Bizden olan bize gelsin.” Zihniyetiyle hareket edip kendi dinine mensup olmayanları dışlamaya devam edebilmekte ve onlar için bir rahmet dileğinde bile bulunamamaktadır; hatta bununla da yetinmeyip kendi mezhep ve cemaatinin dışında kalan din kardeşlerini dahi kendinden sayamayacak ve onlar üzerinde baskı kurabilecek seviyede bir ferasetsizlik örneği sergileyebilmektedir; adını ağzından düşürmediği Peygamberi sanki ona “Dinde yumuşaklıkla hareket et.” Dememiş gibi.

               Peygamber ayrıca “Müslümanlar kardeştir; hiç birinin diğerine karşı üstünlüğü yoktur; ancak Allah’tan çekinmekle üstünlük elde edilebilir.” Demiştir. Hâl böyleyken, yalnız müminler arasında değil, koskoca Müslüman devletleri arasında bile üstünlük çekişmeleri sürüp gitmekte ve oluk gibi Müslüman kanı akıp durmaktadır, sanki Peygamber “Bir Müslümanın Müslüman kardeşiyle savaşıp durması kâfirliktir.” Dememiş gibi.

               Bir toplumda, Peygamber “Allah’ın lâneti, rüşvet verene de, alana da, ikisi arasında vasıta olana da” dediği hâlde rüşvet bir tür meşru geçim vasıtası hâline getirilmişse; “Kim, bir malı, pahalılaşsın da öyle satayım diye ümmetinden kırk gün saklarsa sonradan onu sadaka olarak verse bile kabul edilmez.” Dediği hâlde depolar vurgunculuk amacıyla doldurulmaktaysa; “Yanı başındaki komşusu açken yemeğini yiyip karnını doyuran, mümin değildir.” Dediği hâlde sofralar dört dörtlük donatılmakta ve milyonlara mal olan muhteşem ziyafetler tertip edilmekteyse; “Bir bilgini padişahla fazlaca düşer kalkar gördün mü bil ki o, hırsızın biri.” Dediği hâlde halkı eğitmekle görevli olması gereken eğitim yuvalarının mensupları siyasetçilerle içli dışlı olmaktaysa; “Şu ümmetin işlerinden bir işin başına geçip de onlara adaletle muamele etmeyen kişiyi Allah, yüz üstü cehenneme atar.” Dediği hâlde her yanı partizanca kayırmalar kaplamışsa; “Lânetlenmiştir Müslümanları ayıran, bölük bölük eden” dediği hâlde insanlar cemaatlerine, mezheplerine ve partilerine göre kamplara ayrılmaya uğraşılmaktaysa; “Dinin hükümlerini bilmeden ibadet edip duran kişi değirmen döndüren eşeğe benzer.” Dediği hâlde ibadetin hâlâ daha vazifeten yapılması yolunda öğüt verilmekteyse; “Sakının din hususunda ileri gitmekten; çünkü sizden öncekiler dinde aşırı ileri gittiklerinden helâk oldular.” Dediği hâlde kul ile Allah arasına girilmeye çalışılarak keseler doldurulmaktaysa o toplumu oluşturan bireylerin gönlünde dinin hükümranlığından söz edilebilir mi hiç? Edilse edilse dini de, peygamberi de saf dışı ederek askıya almış olan azgın bir nefsaniyet hükümranlığından söz edilebilir.

               Peygamber’in son peygamber, Kur’an’ın da son kitap olduğu ifadesi, Yukarı’nın, dünya beşeriyetini din kurumları vasıtasıyla eğitme ve geliştirme programının sona erdiğinin ifadesidir. Yani artık din kurucusu Peygamber de gelmeyecektir, Din Kitabı da gelmeyecektir, denilmiştir. Bu asla göğün yere yardımının sona geldiği anlamına gelmemektedir. Göksel ifşaat devam etmektedir ve insanlık var olduğu sürece de devam edecektir. Bu saatten sonra Kitap’ı iyi anlayıp, geliştirip ve tartışıp daha güzel bir şekilde faydalanmamız gerekmektedir.