İnsanoğlu
ne tuhaftır!
Peygamberi, vurgulaya vurgulaya “İnsanlar
tarağın dişleri gibidir; birbirlerini tamamlarlar; hepsi de birbirlerine
lâzımdır; hepsi de birbirine eşittir.”
Diye öğütlediği hâlde o yine de “Bizden olan bize gelsin.” Zihniyetiyle hareket
edip kendi dinine mensup olmayanları dışlamaya devam edebilmekte ve onlar için
bir rahmet dileğinde bile bulunamamaktadır; hatta bununla da yetinmeyip kendi
mezhep ve cemaatinin dışında kalan din kardeşlerini dahi kendinden sayamayacak
ve onlar üzerinde baskı kurabilecek seviyede bir ferasetsizlik örneği
sergileyebilmektedir; adını ağzından düşürmediği Peygamberi sanki ona “Dinde yumuşaklıkla hareket et.”
Dememiş gibi.
Peygamber ayrıca “Müslümanlar kardeştir; hiç birinin
diğerine karşı üstünlüğü yoktur; ancak Allah’tan çekinmekle üstünlük elde
edilebilir.” Demiştir. Hâl böyleyken, yalnız müminler arasında değil,
koskoca Müslüman devletleri arasında bile üstünlük çekişmeleri sürüp gitmekte
ve oluk gibi Müslüman kanı akıp durmaktadır, sanki Peygamber “Bir Müslümanın Müslüman kardeşiyle savaşıp
durması kâfirliktir.” Dememiş gibi.
Bir toplumda, Peygamber “Allah’ın lâneti, rüşvet verene de, alana
da, ikisi arasında vasıta olana da” dediği hâlde rüşvet bir tür meşru geçim
vasıtası hâline getirilmişse; “Kim, bir
malı, pahalılaşsın da öyle satayım diye ümmetinden kırk gün saklarsa sonradan
onu sadaka olarak verse bile kabul edilmez.” Dediği hâlde depolar
vurgunculuk amacıyla doldurulmaktaysa; “Yanı
başındaki komşusu açken yemeğini yiyip karnını doyuran, mümin değildir.”
Dediği hâlde sofralar dört dörtlük donatılmakta ve milyonlara mal olan muhteşem
ziyafetler tertip edilmekteyse; “Bir
bilgini padişahla fazlaca düşer kalkar gördün mü bil ki o, hırsızın biri.”
Dediği hâlde halkı eğitmekle görevli olması gereken eğitim yuvalarının
mensupları siyasetçilerle içli dışlı olmaktaysa; “Şu ümmetin işlerinden bir işin başına geçip de onlara adaletle muamele
etmeyen kişiyi Allah, yüz üstü cehenneme atar.” Dediği hâlde her yanı
partizanca kayırmalar kaplamışsa; “Lânetlenmiştir
Müslümanları ayıran, bölük bölük eden” dediği hâlde insanlar cemaatlerine,
mezheplerine ve partilerine göre kamplara ayrılmaya uğraşılmaktaysa; “Dinin hükümlerini bilmeden ibadet edip
duran kişi değirmen döndüren eşeğe benzer.” Dediği hâlde ibadetin hâlâ daha
vazifeten yapılması yolunda öğüt verilmekteyse; “Sakının din hususunda ileri gitmekten; çünkü sizden öncekiler dinde
aşırı ileri gittiklerinden helâk oldular.” Dediği hâlde kul ile Allah
arasına girilmeye çalışılarak keseler doldurulmaktaysa o toplumu oluşturan
bireylerin gönlünde dinin hükümranlığından söz edilebilir mi hiç? Edilse edilse
dini de, peygamberi de saf dışı ederek askıya almış olan azgın bir nefsaniyet
hükümranlığından söz edilebilir.
Peygamber’in son peygamber,
Kur’an’ın da son kitap olduğu ifadesi, Yukarı’nın, dünya beşeriyetini din
kurumları vasıtasıyla eğitme ve geliştirme programının sona erdiğinin
ifadesidir. Yani artık din kurucusu Peygamber de gelmeyecektir, Din Kitabı da
gelmeyecektir, denilmiştir. Bu asla göğün yere yardımının sona geldiği anlamına
gelmemektedir. Göksel ifşaat devam etmektedir ve insanlık var olduğu sürece de
devam edecektir. Bu saatten sonra Kitap’ı iyi anlayıp, geliştirip ve tartışıp daha
güzel bir şekilde faydalanmamız gerekmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder