2 Kasım 2014 Pazar
Vira Restoran
Vira Restoran bugünkü durağım. Balık Restoran'ı olarak nam yapmış ve özellikle kalamarı yemem hususunda yorum yapılmıştı. Geldim ve benim ahlakım olan haydari ve kavunumu söyledim. Merak etmeyin haydariye ulaşamadım. Ama süzmeleri varmış. Uskumru tamam ama müzik nerede. Hiç bir yerde aramaya gerek yok Joytürk Akustik tam burada çalıyor. Meyhane demeye gerek yok müzikte kaybediyor. Eğer Adana'ya gelsem buraya gelmem Adana'yı tanımak için. Ekstra olarak bildiğimiz tatlar müşteriden yoksun servisler (garsonlar).
23 Eylül 2014 Salı
İslam'ın denenmesi
Şu an ki senaryoya baktığımız zaman gördüğümüz gerçekler yada sokakta konuşulan şeyler; doğal kaynaklar yüzünden Amerika'nın Orta Doğu'yu ve halklarını karıştırdığını, İsrail'in büyük planları...
Peki neden?
Bakkal İbrahim ağabeye de sorsak, çaycı Mehmet'e de sorsak bir sürü cevap sıralayacaktır karşımıza.
Böyle ise durum siyasilerimiz ne demektedir peki?
Tamamen kontrol altında her şey. Ne kriz var ne de savaş. Uyuyun ulan.
O kadar esnaftan bahsettik ve bu hususta benim de bir hipotezim var.
Bildiğiniz her şeyi unutun ve insanoğlunun en büyük cevap arayışına kulak verin.
Biz kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?
İşte bu noktada Kur'an devreye girip bütün sorularımıza cevap oluyor ama insanoğlunun doyumsuzluğu bitmiyor ve bunu kanıtlama ve deneme yoluna gidiyor.
Böylelikle Orta Doğu'nun bilerek karıştırılması, bilerek bulunan hastalıklar, kasıtlı yapılan savaşlar...
Tam bir kıyamet senaryosu.
Böylelikle dünyaya egemen ideojilerin, büyük kıskaçların hepsi böyle bir olayın varlığını ispatlamanın derdinde.
Allah her şeye kadirdir ve O "Ol!" Demeden hiçbir şey olmaz.
"Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece "Ol" dememizdir. Hemen oluverir. (16:40)
15 Eylül 2014 Pazartesi
27 Haziran 2014 Cuma
18 Haziran 2014 Çarşamba
17 Haziran 2014 Salı
16 Haziran 2014 Pazartesi
Sigaranın Geçmişi
Sigaranın tüm kapalı alanlarda yasaklanması biz Türkiye halkını ne kadar şaşırttıysa diğer ülke insanlarını da bir o kadar hatta daha fazla şaşırttı!
Nedenine gelince, sigaranın tarihsel geçmişine bakmak yeterli.
Cemal T. Demir'in araştırması... Uzun ama çok keyifli bir yazı,
Sigarayı İlk Kez Osmanlılar İçti
“Hayırdır boş zamanında güneş – dil – duman teorisi mi geliştirdin?” diye soracaksınız ama merak etmeyin her şey kontrol altında.
Türkiye’deki sigara yasağı Batılı medya organlarında da geniş yer buldu. Nerdeyse her gün bir ülkenin daha bu yasak kervanına katıldığı bir zamanda, batılıların neden Türkiye’deki yasağı bu kadar tarihi önemde bulduklarına çok dikkat etmedik. Oysa sembolik değeri yüksek bir yasak Türkiyelilerinki. Çünkü, Türkiye’de pek fazla kimse tarafından bilinmese de sigarayı ilk defa Türkiyeliler yani Osmanlılar içti.
Şimdi, tütünün anavatanın Amerika kıtası olduğunu biliyoruz. Yani dünyada tütün içenler 15’nci yüzyıla kadar sadece Kızılderililerdi. E, Kızılderililer de Osmanlılıydı. Yok bu işin şaka faslı. Avrupalılar tütünü Amerika yerlilerinden, biz de Avrupalı gemicilerden askerlerden öğrendik. Zaten başlık da tütünü ilk defa Osmanlılar içti demiyor, sigarayı ilk defa Osmanlılar içti diyor. Bunu paylaşacağım ama önce yanan kısmın dumanını dağıtayım.
Batı dillerinde tütün yerine “tobacco (tobako)” kelimesi kullanılıyor. Bazı rivayetlere göre Kızılderili dillerinden geliyor bu. Tütün içmek için kullandıkları tabago aletinden. Yani bir nevi “calumet” yani “barış çubuğu”. Birçok dilbilimciye göre ise sözcüğün kökeni Arapça “tabaka” kelimesi. Eskiden (gerçi hala kullanan da var) içine tütün ya da el sarması sigarası konulan kutucukların adının “tabaka” olmasının, içindekinin “tobako” olmasıyla fena halde alakası var yani.
İngilizcede tütün yaprağına sarılı içeceğe, yani bizim puro dediğimize, “cigar” deniyor. İngilizceye İspanyolca ’da ki ‘cigarro’ dan geçti bu. İspanyollar ise Maya ve Aztek dillerindeki ‘siyar’ dan aldılar. Peki bu tür sigaralara biz niye “puro” diyoruz? İspanyol “cigar” endüstrisi, eğer bir “cigar”, tütünün ekiminden kurutulup cigar haline getirilmesine kadar bütün işlemler aynı topraklarda yapılıyorsa bunların kalitesine vurgu yapmak için İspanyolca “pür” anlamına gelen “puro” cigar diye adlandırıyor. Dünyada gerçek anlamda “puro” cigar üretebilen iki ülke vardı; Küba ve Nikaragua. Biz ise, ‘cigar’ların hepsine puro diyoruz. Meşhur ettiğimiz galatlardan yani.
Kolomb’un dumanı keşfi Günlüklerinden öğrendiğimiz kadarıyla 15 Ekim 1492 günü Kristof Kolomb'a Kızılderililer ilk defa kurutulmuş tütün ve meyve hediye ettiler. Kolomb kendisine hediye edilen meyveleri aldı, ne olduğunu anlamadığı tuhaf kokulu yaprakları, “Bu mu şimdi ta Avrupa’dan gelmiş adama ikramınız?” diye ekşi bir yüz ifadesiyle attı. Kızılderililer efendi insanlardı, ses etmediler, kavga çıkmadı. Nitekim kısa zamanda Avrupalılar Kızılderililerden tütün içmeyi öğrendi ve Avrupa'ya taşıdılar. Tütünün Avrupa'da hızla yayılmasının en büyük sebebi, "tıbbi mucize" olduğuna olan inançtı. İspanyol doktor Nicolas Monardes 1571 senesinde yazdığı kitapta, tütünün tam 36 hastalığa şifa olduğunu “ispatlamış”. Keşke ispat yerine tez aşamasında bıraksaydı. 1588 senesinde Virginialı Thomas Harriet adlı bir çok bilmiş ise, sağlıklı yaşamın ancak günlük gereken dozda tütün ile mümkün olacağını söylemiş. Ancak kayıtlar Harriet'in burun kanserinden öldüğünü gösteriyor. Tek bildiğimiz, 16'ncı yüzyıl Virginia'sında tütün içerken dumanı burundan çıkarmanın fena halde popüler olduğuydu. Ben gerçi sigarayı böyle burnundan soluyarak içenleri 20’nci yüzyıl Anadolu’sunda da gördüm ya neyse.
Adın çıkacağına canın çıksın
Bu arada Fransız diplomat Jean Nicot, 1550’li yıllarda hayatının hayali olan Fransızca sözlüğü bitirmeye çalışırken Fransa kralı tarafından, “Gözlerini bozacaksın onun başında. Dışarı çık da bir hayırlı işe vesile ol” diyerek, 6 yaşındaki Fransa veliaht prensesi ile 5 yaşndaki Portekiz veliaht prensinin beşik kertmesini gerçekleştirmek üzere Portekiz’e elçi gönderildi. 29 yaşında olmasına rağmen hala bekar olan Nicot, evlendiklerini bile bilmeyen iki çocuğun genç yaştaki izdivaçlarının kendinde hasıl ettiği ‘batsın bu dünya” moduna yoldaş arar iken, Portekizli gemicilerin henüz bir Miami City’si bile olmayan Florida’dan getirdikleri bir bitki ile tanıştı. Gemicilerin “Amerikan tozu” dedikleri tütünü hemen benimseyen Nicot, ülkesine döndüğünde bunu Fransa’da saray çevresinde tanıdığı herkese, “Yak bi tane, bi taneden bir şey olmaz” diyerek dağıttı. Tütün içme adeti oradan da diğer Avrupa saraylarına hızla yayıldı. Herkes Nicot’un bitkisini konuşuyordu. Tütün Avrupalı asilzadeler arasında Nicot’un adıyla anılır oldu. Öyle ki hasadı yapılmış tütüne “Nicotiana” denmeye başlandı. Sonra 19’ncu yüzyılda Avrupalı bilim adamları tütünün içindeki ana alkoloidi keşfettiklerinde de, bu zehre yine bizim talihsiz elçinin adını vererek nikotin dediler.
Sayın devletin tütündeki bereketi keşfetmesi
Ancak Nicot’un bitkisi hızla yayılmaya başladıktan sonra bu kez de hızlı bir mukavemet de başladı. İlk yasaklayan daha sonra İngiltere Kralı olacak olan İskoç hükümdar Kral James oldu. Ardından bizim 4. Murat’a kadar Avrupa’da birçok hükümdar tütüne savaş açtı. En hararetli tartışmalar ise, ne Tevrat’ta ne İncil’de ne de Kur’an’da zikredilmeyen tütünün dini hükmü konusunda dindar çevrelerde yaşanıyordu. Tütünü yasaklayan ve hatta tütün içenlerin öldürülmesi emri veren Papalar oldu. Tütün tiryakisi Papalar da... Tütüne savaş açan Şeyhülislam’lar da oldu, tütün sever şeyhülislamlar da. Çatışmanın büyüğü ise Sorbon Üniversitesindeydi. Birkaç yüzyıl Cizvitlerle Cansenistlerin bitme tükenmez tartışmalarına sahne olan Sorbon Üniversitesinde, Cizvitler tütünün “yasak meyve” olduğunu iddia ederken, Cansenistler tütün içmenin dine aykırı olmadığını savunuyordu.
Peki sayın devletin tütüne olan muhabbeti ne zaman başladı? Bu çok devletçe bir gerekçe ile oldu. Fransa hükümeti, 100 pound ağırlığında tütünden 2 frank vergi alındığında yılda 1 milyon franklık gelir elde edildiğini gördü. Devletler artık tütünü baş üstünde tutmaya başladı. Avrupa’da tütün demek para demekti artık. Asilzadeler kızlarını, doktor ya da mühendis aday yerine tütün tüccarlarıyla evlendiriyordu. Tütün tüccarları, en güçlü tüccarlardı. Jean Nicot ise bu manzara karşısında hayatını adadığı Fransızca sözlük çalışmalarına geri döndü. 1600 yılında öldükten 6 yıl sonra sözlüğü yayınlandı. Sözlüğünde “nikotin” kelimesi yoktu.
“Sar bi cigara” devri
19’ncu yüzyılın ortasına kadar Batılıların cigar, bizim puro dediğimiz tütün içeceği yaygındı. Yani tütün yaprağına ya da bir bitkiye sarılmış tütün. Bu yüzyılda tütün kağıt ile buluştu. Ama keyiften değil, yoksunluktan, garibanlıktan. İngiliz şair, tercüman ve romancı Robert Graves’ın 1929 yılında yayınlanmış “Good-Bye to All That” adlı savaş hatıralarında anlattığına göre, tütün kağıda sarılarak ilk defa 1832 yılında Osmanlı ordusu ile Mısırlı İbrahim Paşa’nın karşı karşıya geldiği Akka Kalesinde içildi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu olan İbrahim Paşa, askerlerine moral olsun diye nargile gönderdi. Nargileyi biliyorsunuz. Avrupalılar buna Hint ve Urdu dilinde dendiği gibi “hookah” diyor. Biz, Farslılar gibi “nargile” diyoruz. Farsça ’da Hindistan cevizi için kullanılan argile kelimesinden geliyor. Eskiden nargileler Hindistan cevizi kabuğundan yapılırmış. Araplar ise “şişe” diyor. Camdan dolayı.
Cigara yazılıyor sigara okunuyor
Her neyse bu nargileler, isyancı askerlere keyif yaşatmamaya and içmiş Osmanlı topçusunun atışında parçalanınca, İbrahim Paşanın askerleri elde kalan tütünü içmek için yollar aradı. Sonunda tüfek fişeği sardıkları kağıtlara tütün doldurarak içmeye başladılar. Bu, kısa sürede bütün Osmanlı’da yaygınlaştı. Aslında bu tür ‘cigar’lara kağıda sarılı olmasa da Fransa ve İspanya’da da rastlanıyordu. Bugün dünya literatüründe kağıda sarılı cigar’a yani bizim sigara dediğimiz ürüne “cigarette” deniyor. Fransızca kökenli “cigarette”, “cigarcık” anlamına geliyor. Yani “küçük cigar”. Bizim büyüklerimiz kelimeleri yazıldığı gibi okuyan asillerden olduğu için uzun süre “sigara” yerine “cigara” demeyi tercih ettiler. Deli Emin’in formüle ettiği Kristin – Cristin problematiği yani. 1854-1856 yılında Osmanlı Devleti, Fransa ve İngiltere, Ruslar’a karşı Kırım savaşında ittifak kurdu. Tarih derslerinde bize hep Osmanlı’nın ilk kez Avrupa devleti olarak kabul edilmesine yol açan savaş diye anlattılar. Ama bu savaşta Osmanlı askerleri Fransız ve İngiliz yoldaşlarını yeni bir ürün ile de tanıştırdığından bahsedilmedi. Fransız ve İngiliz askerler, Osmanlı askerinden öğrendikleri kağıda sarılı cigar’ı yani sigarayı Avrupa’ya taşıdılar. Avrupa’da sigaranın yayılışı Kırım Savaşı ile başladı.
Ölümcül harman: sigara ve savaş
Önceki paragrafın ateşi sönmeden yeni bir paragrafı tutuşturayım. İlk kağıda sarılı sigarayı askerlerin bulması da, onu Avrupa’ya askerlerin taşıması da boşuna değil. İngiliz macera romancısı Charles Kingsley, tütünü, “yalnız adamın ahbabı, bekar adamın yareni, aç adamın gıdası, dertlinin neşesi, uyanık adamın uykusu, üşüyen adamın ateşi” diye tarif ediyor. Aslında Kingsley’in bu dumanlı nitelemeleri, dünyada tütünün neden hep büyük savaşlar sonra yeni bir moda dalgası daha yakaladığının göstergesi. Dünyanın en yalnız, en bekar, en dertli, en aç, en uykusuz ve en üşüyen insanlar askerlerdir. Marco Polo’dan beri maceraperest askerler, yeni icatların, dillerin ve adetlerin en büyük dağıtıcıları olmuş. Aylar yıllar süren yolculuklarından ve zahmetlerinden evlerine her döndüklerinde, yeni tüketim alışkanlıklarının, yeni trendlerin elçisi oluyorlardı. ABD’de ilk büyük sigara fabrikaları, Kuzey – Güney savaşının akabinde kuruldu. 1’nci Dünya Savaşı dünyada sigara içen insan sayısının adeta patladığı yıllar oldu. Hatta Amerikan Savaş Bakanlığı 1918 yılında Bull Durham sigara firmasının bütün stoğunu komple satın aldı. Bull Durham sigaralarının o dönemde sloganı, “When our boys light up, the Huns will light out (Çocuklarımız sigarayı yaktığında, Hunluların ateşi söner)” şeklindeydi. Amerikalı General John J. Pershing, ülke yöneticilerine, “Eğer savaşı kazanmamızı istiyorsanız sigara da mermi kadar önemli” diyordu. İkinci Dünya Savaşı yılları ise dünyada sigara tüketiminin tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktığı yıllar oldu. Şahsen benim tanıdıklarım arasında da askerden sonra sigaraya başlamış epey kişi var.
Kibrit icat oldu, tiryaki bencilleşti
Sigaranın yayılmasında bazı kilit icatlar da önemli rol oynadı. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ki kibrit. Kibrit Arapça kükürt demek ve yanan ağacın başındaki ana madde olduğu için biz böyle diyoruz. Kibritle beraber, sigara içimi çok kolaylaştı. Etrafta ateş arama dönemi en azından dünyanın bir bölümünde sona erdi. Türkiye’de hala yer yer devam ediyor.
Sigara tüketimi artıran diğer icat, sigara sarma makinesi oldu. Sigara elle sarıldığında çok pahalıydı. 1883 yılına kadar sigaralara elde sarılıyordu. Bu tarihte icat edilen aletle dakikada 4 sigara yapılabilir hale gelmişti. Sigara tüketimi sadece 1 yılda 4 kat arttı. Piyasadaki sigara sayısı artıyor, fiyatlar düşüyor, tiryaki sayısı çoğalıyordu. Üstelik kimse, sigaranın bedende yaptığı tahribatın farkında değildi. ABD’nin sigara devlerinden Duke, 1870’lerde bu işe başladığında ilk çıkardığı sigara markalarından birinin adını “Pro Bono Publico (toplum yararı için)” koymuştu.
Kamusal alanda tütün tükürmek yasaktır
Aslında Birinci Dünya Savaşı sona erinceye kadar dünya sigara piyasasını, en büyük tütün ihracatçısı olan Mısır sigara endüstrisi domine ediyordu. Modayı, Mısır’da üretilen sigaralar belirliyordu. İnsanlık tarihinin o dönemi için küresel bir moda kaynağının dünyanın bu köşesinde olması nadir görülen bir durum. Her sosyal yeniliğin batıdan doğduğu bir dönem zira. Ama çok geçmeden tütünün anavatanı olan kıtada kurulan sigara fabrikaları dünya pazarını ele geçirmeye başlayacaktı. Yalnız ABD’de sigara, tütün ürünleri içinde hala en çok satılan mamul değildi. 1901 senesine ait bir istatistik hala ülkede satılan 3,5 milyar sigaraya karşın, 6 milyar “cigar” satıldığını gösteriyor.
Tabii, özellikle ABD’nin güney eyaletlerinde bir başka tütün tüketme yöntemi de moda haline gelmişti. Kovboy filmlerinde, uzak yoldan gelen kovboyun ‘saloon’a girmeden hemen önce yere tükürdüğü şey, yani çiğneme tütün. 1875 yılında R.J. Reynolds tütün şirketi, çiğneme tütün ürününü piyasaya sürdü. Bu kadim Kızılderili adeti kovboylar ve güneyli Amerikalılar arasında hızla yayıldı. Tabi, etrafta durmadan tütün çiğneyip tüküren adamlar “pasif çiğneyicileri” rahatsız etmeye başladı. 1902 yılında Kansas eyaleti, halkın beraber bulunduğu kamusal alanlarda ağızdaki tütünü tükürmeyi yasaklayan bir kanun çıkardı.
‘Marlboro man’ sizde, erkeklik bizde kalsın
Hep duyarız adına Phillip Morris derler bir tüccar vardır. Bugün ‘Marlboro’ sigaralarının sahibi olan Phillip Morris şirketine adını veren kişi. Hah işte bu kişi sanıldığı gibi Amerikalı değil. Bir İngiliz tütün tüccarı. 1847 senesinde Londra’da el sarması Osmanlı sigaraları satan bir dükkan açarak meslek hayatına başladı. Kırım savaşından dönen askerler de etraflarına “ya bu Osmanlılar ’de sigara diye bir şey var” deyince bizim Morris’in işleri hızla büyüdü. 1900’lerin başında New York’a taşıdı merkezini ve Marlboro dahil yeni sigaralarını piyasaya sürdü. Hepimizin kafasında kovboylarla özdeşleşen Marlboro ’nun aslında bir “kadın sigarası” olarak üretilmesi ve hedef kitlesinin kadınlar olması ise ironik.
Beşinci Cadde’de nasıl sigara içersiniz hanım efendi?
Marlboro ’ya devam edeceğim ancak şimdi kadın ve sigara kelimeleri aynı cümlede bir araya gelince tarihsel bir sorunu da paylaşmadan geçemeyeceğim; kadınların sigara içmesi.
20’nci yüzyıla kadar kadınların kamusal alanlarda sigara içmesi “çok ayıp” karşılanıyordu. Tarihte açıktan sigara içtiği bilinen ilk kadınlar, Parisli fahişelerdi. Notre Dame de Lorettes kilisesi yakını mesken tuttukları için “Lorettes” diye anılan bu fahişeler, halka açık alanda sigara içen ilk kadınlar olarak kayda geçti. New York’ta ise daha 1900’lerin başında kadınların halka açık alanda sigara içmesi sadece ayıp değil, yasaktı da. New York Times gazetesinde 1904 yılında yer alan bir habere göre Manhattan’ın ünlü Beşinci Caddesinde bir otomobilin içinde sigara içerken yakalanan kadına polis ceza yazmıştı. Gazete gözlerine inanamayan polisin ağzından dökülen şaşkınlığını da şu şekilde kayda geçirmiş: “Hem de Beşinci Cadde’de bunu yapamazsın!”. 1908 yılında New York Belediye Meclisi kadınlara sigara yasağını daha da sertleştiren Sullivan Act ’ı kabul etti. Katie Mulcahy adlı New Yorklu kadın kamusal alanda sigara içtiği için tutuklanan ilk kadın oldu.
Ancak çok geçmeden bu yasaklar kalktı ve toplum sigara içen kadın görüntüsüne alıştı. İşte bu ortamda Phillip Morris bu yeni müşteri potansiyelini hedefleyen bir ürünle ortaya çıktı. Az önce Londra’da kurduğu Osmanlı tütünü dükkanıyla işe başladığından bahsetmiştim ya, o dükkanın bulunduğu sokağın adı Marlboro Sokağıydı. Morris, ABD’de “Mayıs kadar ılık (Mild as May)” sloganıyla ürettiği yeni kadın sigarasına da o sokağın adını verdi. Marlboro’yu erkeklerin içmesi ise çok sonraları başladı.
1950’li yıllarda sigaranın insan bedeninde yaptığı tahribat artık gizlenemez boyutlarda ortaya çıkınca tutuşan sigara üreticileri, şapkalarından filtreli sigarayı çıkardılar. Güya, filtre, sigaranın katranını ve nikotinini tutuyor, tamamen sağlığa zararsız hale getiriyordu. Hatta sonraki yıllarda bir de sigaraların “light” versiyonlarını ürettiler. Light sigaraların filtrelerinde hava delikleri var. Tiryaki dumanı çekince bu deliklerden hava da karışmakta ve nikotin ve diğer zararlı maddelerin daha az oranda içilmesine yol açmaktaymış. Bir 20 yıl da bu yalanla idare etti tüccarlar.
Her neyse 1950’li yıllarda filtreli sigara üretimi yarışı başladığında, tiryakiler “filtreliyi kadın içer” diyerek uzak durdular. Marlboro firmasının aklına “erkeksi” bir sigara reklamı yani “Marlboro man” reklamını başlatma fikri böylece geldi. Dünyanın her işlek noktasına resimlerin billboardların asıldığı bu kampanyadaki sigara içen kovboy görüntüleri, bütün dünyada sigara içilmesiyle özdeşleşti. Ancak “Marlboro man” posterlerinde yer alan kovboylardan Wayne McLaren da, David McLean da ve Dick Hammer da akciğer kanserinden öldü. Bunun üzerine sigara karşıtı kampanya başlatan gruplar da Marlboro ’yu “cowboy killer (kovboy katili)” sloganıyla posterlere taşıdı.
Amerika'yı sallayan Osmanlı sigarası fırtınası
Yine uzattım ama son olarak 1880’ler ile 1920 yılları arasında ABD’yi kasıp kavuran Osmanlı sigaraları savaşından bahsetmezsem olmaz. Tarih kitaplarından bilmiyorsanız bile Charlie Chaplin’in unutulmaz filminden biliyorsunuz ki, California’ya maceraperestleri çeken bir “Altına hücum (Gold Rush)” dönemi var. Amerikan sosyal tarihçileri de sigara firmalarının art arda Osmanlı markaları çıkardığı döneme, “The Ottaman Rush” diyor. Aslında 17’nci yüzyıldan itibaren Osmanlı tütünü büyük şöhrete kavuştu. Özellikle Trakya tütünü çok değerli hale gelmişti. Uzmanlar, Osmanlı tütününün farkının, Osmanlı coğrafyasının ikliminden, Osmanlı çiftçisinin tarım usulüne kadar bir dizi sebebini sayıyordu. İşin enteresan tarafı, Osmanlı tütünü, tütünün anavatanı ABD’de de en değerli tütün oldu. Sigaranın altın çağı sayılabilecek 1880 – 1920 döneminde ABD’de üretilen en kaliteli sigaralar ya Osmanlı tütününden ya da Osmanlı tütünü Virginia tütünü harmanından üretiliyordu.
Fırtınayı, New York’u mesken tutmuş Osmanlı tüccarları başlattı aslında. Küçük atölyelerde hazırladıkları tüm Osmanlı sigaralar kısa sürede büyük sükse yapmaya başladı. 1899 – 1903 arası 4 yıllık dönemde Osmanlı sigaraların yıllık satışı 200 milyondan 750 milyona çıktı. Kısa sürede Duke, American Tobacco gibi devler de Osmanlı sigarası piyasasına girmekten kendini alamadı.
Osman, Fatima, Abdulla, Omar, Murad, Ottaman Trophy, Hassan, Camel, Mecca hep bu dönemde ortaya çıkan sigara markaları. Osmanlı sigaralarını kentlerde yaşayan insanların tercih etmesi sebebiyle, “big city cigarettes” diye anılmaya başladılar. Bu sigaraların paketlerinin üzerinde de kafalardaki Osmanlı imajına uygun resimler konuyordu. Fatima sigarasının, yüzü peçeli kadın fotoğrafı en ünlüsü. Firmalar böylece öz hakiki Osmanlı sigarası oldukları yönünde Amerikalı tiryakileri ikna etmeye çalışıyordu.
1910’lu yıllarda ABD’nin en popüler sigarası Liggett & Myers firmasında üretilen Fatima sigarasıdır. 1930’lara kadar ABD’de yapılan filmlerde oyuncuların elindeki, romanlarda kahramanların ağzındaki hep Fatima sigarasıdır. İkinci dünya savaşı yıllarında pazar payını kaybeden Fatima, 1980’lerin başında tamamen piyasadan çekildi.
1910’lu yıllarda New York’ta, Boston’da Fatima’nın karşısında öne çıkan diğer Osmanlı tütünü sigaraları ise Lorilliard firmasının Zubelda’sı ile American Tobacco’nun Omar’ıydı. Murad sigaraları ise Amerikalı kadınlar arasında çok popülerdi. Osmanlı sigarası fırtınasının, Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin ve ürünlerinin dünyadan izole olmaya başlamasıyla söndüğü anlaşılıyor. Osmanlı tütünü ithalinin azalması ABD’de sigara fiyatlarının yükselmesine yol açmış. Bu fırtınadan günümüze tek kalan RJ Reynolds firmasının 1913 yılında üretmeye başladığı Camel(deve) sigarası oldu. Firma o sene ürünü çıkarmadan önce ABD’de, “The Camels Are Coming (develer geliyor)” sloganlı aylarca süren dev bir reklam kampanyası yapmış.
Bu sigara paketlerinin üzerindeki Osmanlı imajlarının, birkaç kuşak Amerikalının zihnindeki Osmanlı imajını şekillendirdiğini söylememe gerek var mı... Zaten, yaşlı Amerikalılar Türkiye’de sigara yasağına bu sebeple daha bir ilgi gösterdi. Sigaranın macerasına başladığı topraklarda 180 yıl sonra kahvehanelerden bile sökülüp atılması elbette sembolik değeri yüksek bir haber.
Amerikalı sanatçı Wendy Liebman, toplumsal bir mekanda sigara içtiğinde, yanına gelip, “bu beni rahatsız ediyor” diyenlere, “hiç sormayın. Sizi yine rahatsız ediyor, beni öldürüyor” diye yakınırmış. Tiryaki mektup arkadaşlarıma kardeşçe bir hatırlatmada bulunayım; sigaranın istatistik biliminin doğuşunda ve yükselişinde oynadığı rolü küçümsemeyin.Turkish Journal
26 Mayıs 2014 Pazartesi
EKlentilerim
Aslında her şey tükenen bir kaleme tükenmez dedikleri kadar yalan!
Hayatın insana yüklediği anlamı, kaldıramıyordur belki ruhumuz. O yüzden sıkışıp kalmıştır bedende. O yüzden tüm kirli duyguları anlamlaştırmak istiyordur. Nefis denilen o bitmez tükenmez arzu kapısını açık tutmaya çalışıyordur. Belki de bedeni bir acizlik olarak görüyordur. Peki bu ruh nedir? Vücudun enerjisi mi? Peki o zaman neden yemek tüketiyoruz?
Aslında kuru fasulyenin sulu olmasına benzer hayat kuru derler ama içinde yüzdürür insanı hayat ve kaşık darbeleriyle oradan oraya devinirler o suyun içinde.
Hayatın insana yüklediği anlamı, kaldıramıyordur belki ruhumuz. O yüzden sıkışıp kalmıştır bedende. O yüzden tüm kirli duyguları anlamlaştırmak istiyordur. Nefis denilen o bitmez tükenmez arzu kapısını açık tutmaya çalışıyordur. Belki de bedeni bir acizlik olarak görüyordur. Peki bu ruh nedir? Vücudun enerjisi mi? Peki o zaman neden yemek tüketiyoruz?
Aslında kuru fasulyenin sulu olmasına benzer hayat kuru derler ama içinde yüzdürür insanı hayat ve kaşık darbeleriyle oradan oraya devinirler o suyun içinde.
Gönlümün Yolları
Gönlümün yolları öyle ıssız ki;
Görmedim üstünde bir rüya bile..
Neden? Şu kızların hiç biri,
Eylemez şu gönlü teselli ile…
Tozlanmış yollarım var artık
Bırak! Eşme o tozları hasret ile;
Neden mi mutsuzum? Hepte böyle
Bende okşanılsaydım bir kız eliyle
Yetmez mi? Bu kadar çektigim
Nem varsa al git bedeninle
Eziyet mi? Çektigim bu hayat sence
Görmeseydim seni tâ ilk önce…
Düzenlenmiştir.
Mehmet ÇETİN
Görmedim üstünde bir rüya bile..
Neden? Şu kızların hiç biri,
Eylemez şu gönlü teselli ile…
Tozlanmış yollarım var artık
Bırak! Eşme o tozları hasret ile;
Neden mi mutsuzum? Hepte böyle
Bende okşanılsaydım bir kız eliyle
Yetmez mi? Bu kadar çektigim
Nem varsa al git bedeninle
Eziyet mi? Çektigim bu hayat sence
Görmeseydim seni tâ ilk önce…
Düzenlenmiştir.
Mehmet ÇETİN
17 Mayıs 2014 Cumartesi
Osmanlı İdare ve Kamu Sistemi
Aslında çok basit bir sistem ve tamamen araştırmaya dayanıyordu. Hikayeleme yaparak anlatayım;
Eğer ki bir kişi Osmanlı'da bir idarenin başına getirilecekse, o kişinin annesine, babasına, akrabalarına, geldiği yere, yaptığı işlere bakılırdı. Anası ne yapmış, babası ne işle meşgul, çevresinde kimlerle paylaşım ve arkadaşlık yaptığına bakılırdı. Eğer ki anası kahpe vs. yada babası pis işler yapan, serseri, ayyaş, sorunlu biriyse idarenin başına getirilecek o kişi başa getirilmez. Sadece maşa olarak kullanılırdı. Çünkü kanı, düşüncesi, çevresi, yapısı bozuksa o da bozuk kabul edilirdi. Ama maalesef ki Osmanlı'nın bu sistemini almamışız. Şimdi de onun acısını çekmiyoruz desek bana göre yalan olur.
Eğer ki bir kişi Osmanlı'da bir idarenin başına getirilecekse, o kişinin annesine, babasına, akrabalarına, geldiği yere, yaptığı işlere bakılırdı. Anası ne yapmış, babası ne işle meşgul, çevresinde kimlerle paylaşım ve arkadaşlık yaptığına bakılırdı. Eğer ki anası kahpe vs. yada babası pis işler yapan, serseri, ayyaş, sorunlu biriyse idarenin başına getirilecek o kişi başa getirilmez. Sadece maşa olarak kullanılırdı. Çünkü kanı, düşüncesi, çevresi, yapısı bozuksa o da bozuk kabul edilirdi. Ama maalesef ki Osmanlı'nın bu sistemini almamışız. Şimdi de onun acısını çekmiyoruz desek bana göre yalan olur.
10 Mayıs 2014 Cumartesi
Düşünülen Ülke
Öyle bir devlet düşünün ki; torpil, yalan, rüşvet, ırkçılık,
kötü hukuk sistemi, yolsuzluk, kısıtlamalar ( her alanda olsun ), düşünce suçu, faili
meçhuller, açgözlülük ve aklınıza gelen bütün pis diye adlandırılan devlet
dediğimiz kalıba yakışmayan ülke…
Yukarıda söylenen veya söylenmeyen bütün sözcükler Türkiye’de
yok ve olamaz. Sadece yasa denilen kılıfına uydurulur. Uydurulamazsa da
değiştirilip uydurulur.
5 Mayıs 2014 Pazartesi
Aşk Bazen Gitmektir
Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli
dalgalarına. Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa.
Demiş ki suya:
- Gel sevdalım ol. Hayatıma anlam veren mucizem ol…
Su
dayanamamış ateşin
gözlerindeki sıcaklığa al demiş; Yüreğim sana armağan… Sarılmış ateşle su
birbirlerine sıkıca, kopmamacasına… Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı… Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki
kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su…
Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları… Aramış suyu
diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu. Bir gün gelmiş, suya varmış yolu. Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın. Ve o an
anlamış; AŞKIN BAZEN GİTMEK OLDUĞUNU…
25 Nisan 2014 Cuma
Sevmese Bile Sevdim
Baksana herkes aynı yerinde
Sen bozsan da kendini bir anlık öyle
Döneceksin geri yerine
O hep yerindeydi, tekti, bir başınaydı
Gittim yanına ve dost oldum
Dönmeyi düşünmeyerek geriye
Anlattı bana oğlunu, ailesini ve kendisini
Dünyada olamayacağını, yokluğunu
Ölmeyi düşünerek kendiyle
Hep derdi şunu bana tüm her şeye inat
Beni sevmese bile sevdim
Düşünmedim o zaman, sığmadım kendime
İçime anlatamadım o masum kibarlığı
Sevmese bile sevdim.
Mehmet ÇETİN
Mehmet ÇETİN
Yok
Yok, kimseyi mahvedemem bundan sonra
Dağıtamam bu kadar kolay her şeyi
Başlatamam, yaşatamam bu laneti
Bensiz, kutsal kalan o bakir diyarlara
Yok, kimseyi dertlendiremem bundan sonra
Bağırtamam avaza ulaşana kadar
Yapmamam, sürdüremem, yaşamamak lazım
Bu lanete dönüştüren bedeni
Yok, ne gitmek fayda verdi ne dönmek
Olmuyor işte olmuyor tüm olacak diyenlere
İnatla, daha çok mahvederek, anlayarak
Sensiz olmayacağını, olamayacağını
Mehmet ÇETİN
Mehmet ÇETİN
25 Mart 2014 Salı
Muhammed
İnsanoğlu
ne tuhaftır!
Peygamberi, vurgulaya vurgulaya “İnsanlar
tarağın dişleri gibidir; birbirlerini tamamlarlar; hepsi de birbirlerine
lâzımdır; hepsi de birbirine eşittir.”
Diye öğütlediği hâlde o yine de “Bizden olan bize gelsin.” Zihniyetiyle hareket
edip kendi dinine mensup olmayanları dışlamaya devam edebilmekte ve onlar için
bir rahmet dileğinde bile bulunamamaktadır; hatta bununla da yetinmeyip kendi
mezhep ve cemaatinin dışında kalan din kardeşlerini dahi kendinden sayamayacak
ve onlar üzerinde baskı kurabilecek seviyede bir ferasetsizlik örneği
sergileyebilmektedir; adını ağzından düşürmediği Peygamberi sanki ona “Dinde yumuşaklıkla hareket et.”
Dememiş gibi.
Peygamber ayrıca “Müslümanlar kardeştir; hiç birinin
diğerine karşı üstünlüğü yoktur; ancak Allah’tan çekinmekle üstünlük elde
edilebilir.” Demiştir. Hâl böyleyken, yalnız müminler arasında değil,
koskoca Müslüman devletleri arasında bile üstünlük çekişmeleri sürüp gitmekte
ve oluk gibi Müslüman kanı akıp durmaktadır, sanki Peygamber “Bir Müslümanın Müslüman kardeşiyle savaşıp
durması kâfirliktir.” Dememiş gibi.
Bir toplumda, Peygamber “Allah’ın lâneti, rüşvet verene de, alana
da, ikisi arasında vasıta olana da” dediği hâlde rüşvet bir tür meşru geçim
vasıtası hâline getirilmişse; “Kim, bir
malı, pahalılaşsın da öyle satayım diye ümmetinden kırk gün saklarsa sonradan
onu sadaka olarak verse bile kabul edilmez.” Dediği hâlde depolar
vurgunculuk amacıyla doldurulmaktaysa; “Yanı
başındaki komşusu açken yemeğini yiyip karnını doyuran, mümin değildir.”
Dediği hâlde sofralar dört dörtlük donatılmakta ve milyonlara mal olan muhteşem
ziyafetler tertip edilmekteyse; “Bir
bilgini padişahla fazlaca düşer kalkar gördün mü bil ki o, hırsızın biri.”
Dediği hâlde halkı eğitmekle görevli olması gereken eğitim yuvalarının
mensupları siyasetçilerle içli dışlı olmaktaysa; “Şu ümmetin işlerinden bir işin başına geçip de onlara adaletle muamele
etmeyen kişiyi Allah, yüz üstü cehenneme atar.” Dediği hâlde her yanı
partizanca kayırmalar kaplamışsa; “Lânetlenmiştir
Müslümanları ayıran, bölük bölük eden” dediği hâlde insanlar cemaatlerine,
mezheplerine ve partilerine göre kamplara ayrılmaya uğraşılmaktaysa; “Dinin hükümlerini bilmeden ibadet edip
duran kişi değirmen döndüren eşeğe benzer.” Dediği hâlde ibadetin hâlâ daha
vazifeten yapılması yolunda öğüt verilmekteyse; “Sakının din hususunda ileri gitmekten; çünkü sizden öncekiler dinde
aşırı ileri gittiklerinden helâk oldular.” Dediği hâlde kul ile Allah
arasına girilmeye çalışılarak keseler doldurulmaktaysa o toplumu oluşturan
bireylerin gönlünde dinin hükümranlığından söz edilebilir mi hiç? Edilse edilse
dini de, peygamberi de saf dışı ederek askıya almış olan azgın bir nefsaniyet
hükümranlığından söz edilebilir.
Peygamber’in son peygamber,
Kur’an’ın da son kitap olduğu ifadesi, Yukarı’nın, dünya beşeriyetini din
kurumları vasıtasıyla eğitme ve geliştirme programının sona erdiğinin
ifadesidir. Yani artık din kurucusu Peygamber de gelmeyecektir, Din Kitabı da
gelmeyecektir, denilmiştir. Bu asla göğün yere yardımının sona geldiği anlamına
gelmemektedir. Göksel ifşaat devam etmektedir ve insanlık var olduğu sürece de
devam edecektir. Bu saatten sonra Kitap’ı iyi anlayıp, geliştirip ve tartışıp daha
güzel bir şekilde faydalanmamız gerekmektedir.
22 Şubat 2014 Cumartesi
Asıl Sermaye
Ne bu
şimdi yani? Hep isyan hep isyan. Bunca yıldır doğa bize bağışlamadı mı yazı
mevsim olarak ve hepimizde alışmadık mı buna? Ama o bağışlayıcı doğadan soğuk
istedik sıcağın tam ortasında. Kışın da aynı keza durum aynıydı. Peki, şimdi ne
değişti? Birisimi çıktı hayatından, ikisi gelir. İkisi de gitsin biliyorsun ki
sayılarda sonsuza gider ve gidenlerin hepsi birer sayıdır en özünde. Asıl
önemli olan sermayemizi koruyabilmektir. Kendimizi.
19 Şubat 2014 Çarşamba
Nesli Yükseltmek
Bunca
zamandan beri insanoğlunun en basit olgu ve amacı olmuştur. Kendi neslinin
devamını sağlamak. Peki, bu düşünceyi hepimiz biliyoruz. Kabul. Ama bizi
hayvanlardan ayıran en belirgin özelliğimiz düşünebiliyor olmamızdır. Bu
yüzden, modern insan, neslinin devamı için ona bir takım malvarlığı kazandırma,
hayatını belirli bir yaşa kadar idame edecek kadar cüzi bir servet bırakma
peşindedir. Dünyaya at gözlükleriyle bakar halde yaşıyoruz ve hala bunun
farkında değiliz. Neslimizi devam ettirmek, sonraki nesiller için bir fayda
sağlamaz. Bizde, bizden öncekilerin devamıyız. Hep aynımı kalmalıyız. Tabii ki
de hayır. At gözlüklerini, servetleri bir kenara bırakıp aynı zamanda şunu da
düşünüp, uygulamalıyız. Neslimizi yükseltmek. Mükemmel insana bir derece daha
yakınlaştırmak olmalıdır. Neslin devamı, sürdürme işini bakterilerden tut
balinalar dahi yapıyor. Saf, doğal ve içten gelen bir şekilde, bundan 10.000
yıl öncede bakteriydi, şimdide. Bunlara bağlı olarak “insan”? Kastetmeye
çalıştığım şey fiziki değil. Tamamen mental. Artık belirli kalıplara sıkışıp
kalmamamız gerekir. Yâda herhangi birini bizim yerimize düşünüp, konuşması için
beklemememiz. Bunun yerine yalnızlaşan insan yalnız bırakıldığı gibi yalnız
kendi ideolojisini oluşturup, kendi kurallarını koyup, sonraki nesil için ne
kazançlıysa onu topluma empoze edip, bir sonrakilere aktarmalıdır. Herkes kendi
iradesi ve düşüncelere sahiptir. Ama ortak bir bilince katkı, en önemlisi
önümüzdeki yeni nesli yükseltmek için başta çevreyi ve kendini bir kobay olarak
kullanmalıdır.
9 Şubat 2014 Pazar
Yozlaşma Üzerine
Ulusal
bir mesele gibi görünse de küresel dünyanın en büyük takıntısıdır aslında
yozlaşma dediğimiz o anlamsız kelimeleri bir araya getiren tekil söylev. Çok
karşıt bir yaklaşımda bulunsam bile aslında iyi ve takdir edilecek bir yaşam
olgusudur. Bütün dünyanın bildiği ama bunca zamandır tarihte kullanmak
istemediği kutsal kelimedir. Bugün dini boyutta da yozlaşmayı görmek mümkün
nebati boyutta da görmek mümkündür. İyi neye göre iyi ki? Bir toplum iyi
gördüğünü başka bir toplum kötü görebilir. Yozlaşmak denilen şey bir şeyler
katmaktır kendi kültürüne, yaşamına. Ama bu katılan olguyu doğru ve tam
kararında uygulamaktır önemli olan. Eksik ya da fazla yozlaşmanın kurallarının
içinde yoktur. Yakıştığı kadar almak gerekir. Bu giyimden tutun dinlenilen müziğe
kadar geniş bir yelpaze içerisinde seyir eder. Her insan rap dinleyebilir. Bu
müziği dinleyenler çok isyankâr, kopuk vs. gibi genelleme yapılmamalıdır.
Sakallı bir hoca da dinlemelidir ki ona göre görüp kendi kararını vermelidir.
Kendi kararıyla kendi kültürünün, ideolojisinin içerisine almalıdır. Ve daha
geniş kitlelere kapılarını açması için davet etmelidir. Türkiye’de yaşanan en
büyük yozlaşmalardan bir tanesi de Batılılaşmak dediğimiz o malum hadise. Bu
ulus öyle bir tesir yaşamak istiyor ki. Bazı noktalarda en uçlara kadar
giderken yani fazla almaktan kastım. Bazı noktalarda ise tamamen eksik kalıyor.
Yaşadığımız bu cennette yargıyı eksik alıyoruz ama eğlencenin en ucuna kadar
gitmekten kendimizi alamıyoruz. Bir diktatör belirliyoruz ve onu kendi elimizle
büyütüp, kendi elimizle yok etmeye çalışıyoruz. Oysaki babadan kalma dogmatik
düşüncelerden arınsak belki de çok karşımızda bulunanın yanında olabileceğiz.
Sınırlar düşüncelerdedir. Bizi birbirimizden ayıran bir şey yok sadece
farklılaştıran coğrafi değerlerimiz var. Coğrafi değerlerde kazanmışız kendi
iyimizi ve kötümüzü bunu ancak yozlaşma ile birbirimize aktarırız tüm
iyilikleri. Kendi ideolojini oluştur ve yozlaşmaya hemen başla. Kendini
yaşamaktan, büyütmekten ve yetiştirmekten korkma. Kendine tartışma yaratacağın
sorular sorma kendin gibileri bul ve onlarla paylaş.
18 Ocak 2014 Cumartesi
Düzmece Hikayeler
İnsanlarda
bir şeyi birbirine benzetip hikâyeler çıkarmak, kendi fikirlerini dayatmak için
önemli şahısları ithaf edip haklarında asılsız methiyeler düzerek kendi
yargılarını anlatmak çok meşrulaştı. Bunun farkında olmayan, olamayan bir nesil
olmuşuz ki vay halimize gerçekten. Asıl olanı göremeyip, tutup da batıl gelene
körü körüne bağlanmamız gerçekten içler acısı. Gerçekten mantık çerçevesinde
durup anlatılan hikâyeye dışardan baksak belki de inandığımız şeylerin aslında
bir aldatmaca olduğunu görebiliriz. Tabii bunun için insan yargılarını bir
tarafa bırakıp belirli bir seviyeye ulaşması da gerekir. Bunun dozunu kaçırmak
ise gerçekten istenilmeyecek bir durumdur. Ama insan kalıplara bağlı olarak,
etrafına duvar örerek nereye kadar yaşayabilir. En kof fındık bile günün
birinde kırılmak ister. İnandığımız değerler, yargılardan bahsettim de bunu en
güzel açıklamak için çeşitli türevlerde hikâye tadında örnekler vererek
betimlemek gerekebilir. Hepimiz bildiği şu alkolün yasaklanması hikâyesi. Ne
yani gerçek sebep bu mudur? Yoksa insanların anlaması için basite mi
indirgenmesi gerekir? Etrafımızda dönen çeşitli hikâyeler ve çeşitli oyunlar
var. Bunları anlatmak ne benim haddime ne de aklıma sığabilir. Sadece körü
körüne bağlı kalmamak her zaman şüpheci yaklaşmak ileride sorulduğu zaman neden
yaptın diye düzmece olan hikâyeleri kanıt diye göstermemek gerekir. Sadece
dinleyin ve feyz alın ki yaşamımızı daha iyiye entegre edebilelim. Bağlı
kalıpta sürekli bir hikâyeye işleri yolundan çıkarmayıp gerçek özgürlüğün
tadına varalım.
8 Ocak 2014 Çarşamba
Düşünerek Seni
Bekliyorum,
Gecenin bir vaktinde
Gelecek olan o mucizevi düşünceleri...
Pencereden bakıyorum vatanımın ışıklarına
Nefes alıyorum bir parça en soğuğundan
Düşünerek seni…
Sen varsın ya biliyorum
Bu memleketin bir köşesinde
Düşünerek seni,
Gündüz koşturmaca ve sen,
Geceleri hüzün, efkâr ve sen
İşte zaman bu sensiz
Düşünerek seni…
Mehmet ÇETİN
Mehmet ÇETİN
7 Ocak 2014 Salı
Altın Hakkında
Günümüzde
gözümüze çok değerli olan şeylere baktığımız da aslında çoğumuzun derdi gibi
dert olmadığının farkında olabiliriz. Tabii ki bunun için önce kendimizi
soyutlamamız lazımdır. Biraz olsun dışarıdan görebilmek için bazı şeyleri.
İnsanların genellikle sevdiği boş konuştuğunu belli etmeyen, kendi aurası olan
daha kestirme ifade etmek gerekirse kendisiyle konuşulduğunda boş bir
etkileyiciliği olan kişilere karşı ayrı bir değer vardır. Boş kişilere ve boş
cümlelere verilen değerler inanılmaz derecede aşırılaştı toplumumuzda çünkü
toplum bu ışıltıyı istiyor. İstiyor da bunun sebebi barizdir ki cehaletin
karanlığında kaldıklarından dolayı. Herkesin bir düşüncesi olması gerekmiyor
illa ki her konuda. Ama öyle bir konunun varlığından haberdar olması gerekir ki
önce kendisini sonra çevresini ve dünyayı anlayabilsin ve özgür düşünüp araya
fitne tohumları bırakmasın. En şaşalı şey devlettir insanların gözünde çünkü
yararsız olan ne varsa insan olgusu onu değerli kılmıştır. Suyumuzdur,
toprağımızdır bizi var eden bir otorite değil. Anlamsız, görünmeyen çizgiler
değil. Umut lazım değil bize umut insanı körleştirir. Umut edilecek şeyleri
ortadan kaldırmamız lazım sadece. Kimsenin bilmediği gaybı ortaya çıkarmamız,
gaybı görebilecek gözle dünyaya ve insanlara bakmamız gerekir. Asıl madeni
görmemiz lazım bizi umuttan, boşluktan, yararsız şeylerden uzak tutacak o ender
bulunan olguyu doğurmamız lazım. Bazı şeylere gerçekten çok büyük anlam ve
kargaşa yüklüyoruz. Bu bir cümlede olabilir bir nesnede. Altındır ender olan,
yararsız bir nesne olan, ışıltılı ve parıltılı olan. Ama değeri büyüktür
insanlarda. Önce altının zararlarından kurtulalım ki sonra asıl onun
meyvelerine erişebilelim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)